Makaleler Makale ve Araştırmalar Köşe Yazıları "Yavuz Geliyor,Yavuz" Sergisi Üzerine
Makale Başlığı: "Yavuz Geliyor,Yavuz" Sergisi Üzerine

"Yavuz Geliyor,Yavuz" Sergisi Üzerine

Yazar: Zafer KALFA • Eklenme Tarihi: 27.04.2006 • Görüntüleme: 4.048

Özet:
Trabzon’da yaşayan sanatçılar, destek ve ilgi yetersizliğinden şikâyet ediyorlar;doğrudur. Oysa sanat yapmaya karar vermiş bir insan, dünyanın neresinde olur ise olsun anlaşılmamayı, yanlış anlaşılmayı, kimi zaman dışlanmayı, kimi zaman ise tam tersi sömürü amaçlı pohpohlanmayı göze almalıdır.

Kelimeler:
"Yavuz Geliyor,Yavuz" Sergisi Üzerine

“YAVUZ GELİYOR YAVUZ” ve ÜÇ VURGU 

Büyükşehir züppesinin palyaço yerine koyduğu, Batı özentisi medyanın aşağılayıp durduğu, eleştirmen tayfasının adını anmaya korktuğu Trabzon insanı, bunların aksine tam üç asırdır sanat, zanaat ve toplumsal etkinlik konusunda deha gibi, mucit gibi, öncü gibi yaşamaktadır. Cumhuriyetten bu yana ise Trabzon’un sanatsal zenginliği gözle görülebilecek boyutlara varmıştır. Özellikle resim ve edebiyat alanında Türkiye’de en çok sanatçının yetiştiği şehir Trabzon’dur. Çok eskilere gitmeden, plastik sanatlarda Cevat Dereli (1900-1989)’ nin ulaşılması zor yakın renk armonisini ülkemizde ilk keşfeden ressam olduğunu, geleneksel sanata hak ettiği değeri veren tek, soyut resmi ise ülkemize taşıyan ilk ressamın yine bir Trabzonlu;Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975)olduğunu söylemekle başlayabiliriz. Türk resminde lekecilik ekolünün babası sayılabilecek olan Orhan Peker (1927-1978),romantik ekolün en üretken ismi Burhan Uygur(1940-1992), seramik sanatçısı ve Hacettepe Üniversitesi GSF Seramik Bölümü kurucusu Hamiye Çolakoğlu, yeni-izlenimcilik tarzının ustası Haydar Durmuş… daha çok isim sayabiliriz bu alanda. Şu anda Türk resim sanatının %31’lik kısmını Trabzonlu ressamlar oluşturuyor ve yukarıda da bahsettiğimiz gibi İstanbul dergilerinin eleştirmenleri bunu söylemeye korkuyor. Cumhuriyet döneminden kuramcı yazar Sabahattin Eyüboğlu, günümüzde ise Türkiye’nin en çok sansüre uğrayan ama yine de en çok okunan ismi Nihat Genç, sadece müziği ve düşüncesiyle gündemde kalan Volkan Konak… hepsi bu toprağın,bu denizin kokusuyla büyüyen insanlar.


Yelpazenin genişliğine ve nicelik yönünden de üstünlüğüne rağmen ülkemizde sanatın merkezi olarak İstanbul ve Ankara görülmekte, gösterilmektedir. İstanbul tarihî işleyişin içinde çokça bulunmasından ötürü asırlarca seyyahlara, tarihçilere,şairlere ilham kaynağı ve merak konusu olmuştur. Biraz dikkatle bakıldığında,bu durumun esaslı olarak sadece şu iki sebebi vardır: Tüm zamanların en büyük mimarı Sinan’ın yapıtları bu ilginin başlıca sebeplerindendir. Bir diğer sebep 1900’lerde imparatorluktan geriye kalan Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un misyonerlerce ve diğer silahsız (yani kültürel işgal görevlileri) düşmanlarca sokak sokak doldurulduğu sırada şehre ister istemez hayran kalan yabancıların çektiği fotoğrafları, defterlerine aldığı notları kendi ülkelerine taşımalarıdır. Elbette Mimar Sinan’ın yapılarına olduğu kadar, bir zamanlar Doğu’dan Batı ülkelerine uzanan yolların durak noktası konumundaki İstanbul’da kalan kültür öğelerine de büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla bakılıyordu. Kuşkusuz, bunlar asıl sebeplerdir, derken küçümseme çabasında değiliz ve olamayız da. Sadece İstanbul’un üreten değil,üretilenleri taşıyan bir kent olduğunu vurgulamak isteriz. Bu durumda İstanbul bugün,yalnızca nesnel planda ve işlevsel anlamda sanatın merkezidir. Ankara ise zaten başkenttir ve siyasî olarak ilginin Ankara’ya çekilmesi,çekilmek istenmesi de doğaldır. Fakat şu gerçek her fırsatta dile getirilmelidir ki kaynak Trabzon’dur. Siyasî, ticarî ve meslekî şekillenmeye gidilmediği halde, bir asırda bu kadar çok sanatçı yetiştiren başka bir şehir yoktur. Hazine bu topraklardadır ve bu neden ile metropol şehirler sanatın değil sanatsal etkinlik veya sanat ticaretinin merkezidirler. Bu değirmenin suyu nereden geliyor,diye sorulduğunda cevap olarak Trabzon gösterilmelidir.


“yavuz geliyor,yavuz” ,işte bu gerçeği haykırmaktadır. Küçücük ve karanlık atölyesinde, usanmadan çalışan çömlek ustasından tutun da, Bedri Rahmi gibi tüm dünyaya açılan akademisyenine kadar Trabzon insanı sanatçı ruhunu ezelden beri taşıyan eşsiz bir karaktere sahiptir. Dilden dile dolaşan ama sadece güldürü aracı olarak görülen Temel fıkralarından yola çıkılarak üniversitelerde okutulacak bir sosyoloji kitabı hazırlanabilir. Fakat sanatsal, entelektüel gelişmişliğiyle övünen büyükşehir kuramcıları işte bu gizli gerçeği göremezler. Onlar, topraktan gelme olmadıkları için sadece hazır, maddeci ve görülür bilgileri kavrayabilirler. Meselâ ben, Ankara’daki bir üniversitenin felsefe bölümünden herhangi bir öğretmene her yaz fındık ayında, Trabzon köylerine çıkmayı ve fındık toplarken bazı konuşmalar yapan 70’lik dedeleri dinlemelerini öneririm. Fakat ne mümkün; fındıklıkların girişinde “Felsefe Bölümü” yazmıyor ki adamlar ikna olsunlar! Amfilerimiz yok ki, yaban dikenliklerimiz var. (Sılayt) gösterilerimiz yok, yağmurumuz, rüzgârımız var ve bunlar dünyayı şekilci,maddî,lüks bilgiye mecbur sanan bilim adamlarını iknâ etmez. Maddesel üstünlüğü olanlar, ussal yönden ne kadar geride olsalar da aynı nesnel gelişmişliği olmayanları aralarına kabul etmezler. “Aslanlar kendi tarihçilerini yaratana kadar kitaplar, avcıyı övecektir”. Bu nedenle, bizler rotamızı ve eleştirilerimizi kendimize çevirmekle işe başlamalıyız. Trabzon halkı, metropollerin yağmaladığı sanatın en haklı sahibidir. Onun bu hakkına kavuşabilmesinin yolu ise kendi içindeki değerin farkına varmasıyla mümkün olacaktır. “Yavuz Geliyor,Yavuz”, ona bu hazineyi, kendi bilgeliğini, kendi erdemini anlatmaya başlamıştır. Genci, yaşlısı…kadını,erkeği… eğitimcisi ve öğrencisiyle Trabzon halkı kendisiyle gurur duymalıdır. Sonrasında ise sahip olduğu kültür hazinesine dört elle sarılmalıdır. “Her işin başı para” diyenlerin tuzağına düşmeden, hazinesini sonsuza dek korumalıdır.


Trabzon insanındaki bu estetik edim gücünü metropol şehirler de göz ardı edemezler. Ankara’da, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehirlerde her yıl onlarca Trabzonlu ressama ev sahibi olan galeriler, Trabzonlu yazarların kitaplarıyla ayakta duran yayınevleri yine bile nasıl oluyor da Trabzon insanının kültürel yönden zayıf olduğunu iddia edebilirler? “Yavuz Geliyor,Yavuz”, metropollere sesleniyor: Gözünüzle gördüğünüzü dilinizle de söyleyin! 

*


Trabzon’da yaşayan sanatçılar, destek ve ilgi yetersizliğinden şikâyet ediyorlar;doğrudur. Oysa sanat yapmaya karar vermiş bir insan, dünyanın neresinde olur ise olsun anlaşılmamayı, yanlış anlaşılmayı, kimi zaman dışlanmayı, kimi zaman ise tam tersi sömürü amaçlı pohpohlanmayı göze almalıdır. Bu, sanatçının tabii kaderidir. Aksi halde, dehalar yetişemez, sanat biter ya da ya da sanatçı tekrara düşer. Madem sanatçılar olarak yaşamı ve evreni herkesten farklı görme yetisine sahibiz o halde herkesle anlaşabilmeyi,herkesçe anlaşılabilmeyi neden umut ediyoruz? Nasıl ki çocuk sahibi olmak isteyen bir kadın, doğum sancısını ve yıllar yılı süren yetiştirme sıkıntılarını önceden göze alır/ almalıdır, sanatçılar da pek tabii olarak toplum ile çatışma halinde olmayı ve beraberinde ekonomik, manevî sancılar çekmeyi önceden kabullenmelidir. Dünyanın her bireyi sanattan anlıyor olsaydı herkes sanatçı olurdu. Sanatçılar olarak bu mantığı kafamız neden almıyor? Hem, neden herkesin sanattan anlama zorunluluğu olsun? Biz sanatçılar (ve siz sanatçılar), farklılıklara açık olunmasını isterken bir yandan da herkesin sanattan anlamasını dileyerek kendimizle çelişmiyor muyuz? Her bireyin ayrı bir yeteneği, ayrı bir kudreti vardır. Aşçılar, yemek pişirmekte, çiftçiler sebze yetiştirmekte, hekimler hastaları tedavi etmekte ustadırlar. Meselâ toplumda yemek pişirmekten anlamayanlar da vardır. Hattâ bazı toplumlarda yemek yapma gibi bir davranış yoktur; hazır beslenirler. Bu durumda da aşçılar mı isyan etmeli? “Yavuz Geliyor,Yavuz”, toplum-sanatçı çatışmasını bu klişe, züppece ve zaten tutarsız yönüyle değil sorumluluk, öz güven ve ülkü kavramları çatısında ele alıyor. Öncelikle sanatçı, toplumu tanıyacak. Toplum için sanat yapmayacak, ucuz halkçılık, toplumsal gerçekçilik gibi hatalara düşmeyecek ama içinde yaşadığı topluma da yukarıdan bakmayacak. Şehirli heykeltıraş, köylünün yaptığı gugardaki* zekâ pırıltısını, üretme aşkını ve yetenekliliği keşfedecek. Bir fındık sepeti, bir kilim, gümüş işleme bir takunya sanatçının gözünde beylik, arabesk gibi konumlara iniyorsa o sanatçı, evvelâ sanatı ille de akademilerde, akademik bilgilerde ve bienallerde arama hastalığına yakalanmış demektir. Saf ve ilkel olandaki yoğun duygusal alt yapıyı göremeyen bir kişi, evvelâ sanatı bırakacak. Kaldı ki, ne olursa olsun akıl ve duygu ortaklığının sonucunda ortaya çıkan bir dize, bir nesne,bir yapı sanatçı tarafından sırf çağdışı diye hor görülüyorsa toplum-sanatçı çatışması sürüp gidecek. Yok, eğer sanat ille de akademilerde, bilimsel,çağdaş mekân ve biçimlerde yapılır,yaşanır deniliyorsa, toplumun günahı ne; anlamamalarını anlıyor olmalıyız.(?)


Trabzon’daki sanatçı şunu da bilmelidir: büyük şehirlerde hiçbir sergi, hiçbir panel vs. Trabzon’dakinden daha çok ilgi görmemektedir. Dünyanın hiçbir metropol şehrinde sanata yoğun ilgi yoktur. Sadece o şehirlerin nüfus yoğunluğu fazladır. Buna rağmen, Türk sanatının dev isimlerinden, 500 sahifeleik Resim Sanatı kitabının yazarı şeref Bigalı’ nın Ankara’daki son sergisine (Çetin Emeç Bulvarı’nda kendi adını taşıyan galeride açılmıştı. Galeri,birkaç ay sonra ilgisizlikten ötürü kapatıldı) –sanatçının epey yaşlandığını da hesaba katmış olacaklar ki birkaç koleksiyoncu ve resim tüccarcından başka kimse gelmemiştir. Trabzon ressamı, büyük şehirlerin “resime verdiği destek” ten bahsederken işte bu tüccar kesimden bahsediyor ise ilk önce zihniyetinden ve sanatçı duruşundan şüphe etsin; değer’den kasıt para ise kimse, sanatçı olduğunu,halkın sanattan anlamadığını söylemesin! Büyük şehirlerde sanata sevgi,saygı ve değer değil para verilir. Bu da ancak şamar oğlanlığı evresi sindirilir ya da 50 yaşına kadar sabredilirse mümkündür. Ayrıca merak ediyoruz; Van Gogh açlık ve sefalet içinde, üstelik sırtına mühürlenen şizofren yaftasıyla, Hollanda’da ölmedi mi? Modiglani, kolunun altında gezdirdiği resimleriyle Paris’in bir sokak arasında vebadan ölmedi mi? Picasso, Paris’e adım attığı ilk gün “pis İspanyol köylüsü!” denilerek şehirde kovulmadı mı? Trabzon halkını adeta dünyadaki bütün sanatçıların baş belası gibi gösterecek kadar sanattan anladığını iddia edenler, hiç mi sanat tarihi okumadılar?


Sanatçı, toplum tarafından anlaşılmayı hem boşuna beklemektedir, hem de bu dayatması onun kibrine işarettir.

*



Trabzon sanatçısı da, tüm dünyadaki sanatçılar da halk tarafından anlaşılmamayı bahane etmek yerine bürokratik, siyasal, resmî vb. yollarla sanata halkın ilgisini nasıl daha fazla çekebileceğini düşünmelidirler. “Yavuz Geliyor,Yavuz”’da dedik ki; Trabzon’daki bu sanatçı zenginliği,şehrin toplumsal dokusuna işlenmelidir ve bunun için de sorumlu resmî birimlerin ciddi desteği gerekmektedir. Beraberinde, Anadolu’nun en güçlü yerel basını olmakla övünen Trabzon gazete ve televizyonları (!),ciddi bir sanat yayını üslubu oluşturmalı ve bunu işleve sokmalıdır. Şehrin tarihî ve kültürel zenginlikleriyle övünen kültür müdürlüğü(!), övündüğü tarih ve kültürüne mekân tahsisi, etkinlik olanağı gibi şekillerde yol açmalıdır. İşte,Trabzon sanatçısı,bu noktada gerçekten ve sonuna kadar mazlumları oynamaktadır. Kültürel yozlaşmayı, geleneksel değerlerin unutulmasını, Trabzon sanatçının şehre küsmesini önleyecek bir yerel siyasete ve siyasetçiye ihtiyaç vardır. Israrla ve son derece şuurlu bir vaziyette şunu söylüyoruz: Hiçbir teknoloji sevgi icat edemez. Hiçbir günübirlik ideoloji, hiçbir ekonomik model, sanatın eksikliğini gideremez.

*


Son zamanlarda giderek artan şiddet olaylarının önüne geçmek için politikacılar, aydınlar, bilimciler, boş yere kafa yorum durmaktadır. Ortada siyasî bir sorun yoktur;sorun insan denen canlının varlık temel ve değerleriyle oynanması sonucu oluşmuştur. İnsan, metafizik bağlarla içinde yaşadığı coğrafyaya bağlıdır. Trabzon insanı düne kadar cennet gibi bir coğrafyada yaşamaktaydı ve cennetteki melekler gibi bir ruha sahipti. Siz, çevreyi (doğayı ve mimariyi) cehenneme çevirirseniz içindeki insan da cehennemlik bir maneviyata bürünecektir. Siyaset adamları, bu gerçeği neden veya nasıl anlamıyorlar?

“Yavuz Geliyor,Yavuz”, bu konuda son derece ciddidir. Trabzon tabiatı eşsizdir ve bu özelliği sayesinde de halkı neşeyi, kederi, coşkuyu, sevgiyi, öfkeyi sonuna kadar yaşayan us ve tin yönünden gelişmiş bir karakterdedir. İnsanlarımızın en iyi dostu, en iyi öğretmeni, en iyi mürşidi olan doğayı yok ettikten sonra bilimsel, kuramsal, siyasal deneyler yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Dahası bu tabiat Trabzon sanatçısının da en büyük ilham kaynağıdır. Halk ve siyasî yetkilileri bu hususta yeniden düşünmeye çağırıyoruz.

*


Bu sanat etkinliği gerek biçim, gerekse içerik yönünden Trabzon’a ışık tutacak boyutlardadır. Trabzon halkını kendi sanatı ve sanatçısıyla kucaklaştırmayı, Trabzon sanatçısının toz pembe metropol hayâllere kapılmak yerine kendiyle gurur duymasını ve şehrimizin siyasî kesimine de elindeki hazineyi değerlendirme, sanata ciddi destekler sunma çağrısını hedefleyen bu entelektüel hareket, gerekli şekilde incelenip ilgi bulduğunda şehrimiz için birçok sorunun çözümüne, modernleşmeye değil ama medenileşmeye giden yolu açacaktır.


Zafer KALFA


 


*gugar: Doğu Karadeniz ve yamaçlı oluşu nedeniyle özellikle Trabzon köylerinde, fındık toplarken insan boyunun yetişemediği dalları eğmeye yarayan araç. Gugar alt kısmında ayak sokup bastırmak ve üst kısmında da dalı yakalamak amacıyla, kanca vazifesi gören iki parçanın uzun,soyulmuş,kurutulmuş ve bükülmeyecek oranda kalın bir ağaç dalına eklenmesi yoluyla yapılır. Bazen de üst kısımdaki kanca ağacın doğal şeklinden faydalanılarak (bir bakıma bağdaşık olarak) elde edilmesi bakımından zanaat eseri sayılabilir. Hem işe yaraması, hem de doğa esininde ve doğal edimler yoluyla ortaya çıkarılmış olması ona bu zanaat değerini verir.